NE KADAR AZ ŞÜKREDİYORUZ! GIYBET İÇİN NASIL TÖVBE EDİLİR?

0
289

  Cehennem, genelde “Kahhâr” esmasında görülür. Kahhâr: Allah’tan kahır istemek demektir. Kahhâr’ın başka anlamı yoktur. Cehennem, genelde “Kahhâr” esmasında, bazı şeyler açılır. E şimdi, cehennem herkesin istidadına göre, yani, gücüne göre açılır. Cehennem, çok korkunç bir şeydir. Yoksa, Salât-u Selam Efendimiz:

  “Cehennemden dünya üzerine bir fındık tanesi kadar cehennem ateşi düşse, dünyada ne nebatat, ne hayvanat, ne insan kalır!” diyor. “Anında yok olur gider” diyor, çünkü; Cenab-ı Hak insana, ilimden çok az şey verdi. Birçok şeyin cevabını bulamazsın. Yani sonsuzluğu nasıl yorumlarsın? İzah edebilir misin? Şunun sonu yok, bunun sonu yok. Nasıl izah edersin? Yani, bu insan mantığının kavrayacağı bir iş değil. Belki, kainatın ötesine ondan sonrasını… Bunların cevabını bulamazsın…

   Onun için Cenab-ı Hak; “İnsana, ilimden çok az şey verdik” diyor.

   İnsan, kendini o çok şey biliyor sanıyorda, insanın bildiği çok az şey…

   Allahuteâlâ, 100 satır ilim yarattı, dünyadaki en çok ilim bilen kişi bir satırını biliyor. 99’u öbür tarafta, Allah 100 rahmet yarattı, dünyada bütün annelerdeki, insanlardaki rahmeti toplasan, sadece bir tane ediyor, 99 merhamet öbür tarafta…

   Allahuteâlâ müminlere o kadar şefkatli, o kadar merhametli ki, hiçbir aklın, hayalin tasavvur edebileceği gibi değil…

   Bana Cenab-ı Hak Mahkeme-i Kübra’da dese ki:

  “Kulum, seni Ben mi yargılıyım, anan mı?” Analar biliyorsunuz evlatlarına çok merhametlidir. “Vallahi billahi!” hiç tereddüt etmeden; “Beni, sen yargıla Yarabbi derim.” Biliyorum ki; Allah benim anamdan, 100 milyon kat daha merhametli, şefkatli. Onun için, Allahuteâlâ’ya karşı iyi zan oluşturun içinizde… Allah, o kadar yüce, o kadar merhametli, o kadar mükemmel biri k; hiçbir lisan, hiçbir akıl, hiçbir idrak, bunu tahayyül edemez. Ama müminlere, kâfirlere değil, kafirleri sevmez.

   Onun için Allah razı olsun, 100 rahmetin biri dünyadadır. İlmin sadece bir satırı dünyadadır. 99’u ahirettedir. Buralarla ilişki kurarsan, birçok şeyi açılır o zaman, yoksa karanlıkta bir direğe yapışıp “benim direğim düzgün” diye bağırmak gibidir. Salat-u Selam Efendimiz böyle diyor; “Âlimin uykusu, cahilin nafile ibadetinden hayırlıdır.”

   İlim niyetten sonra en değerli şeydir. Amelden sonra, en değerli şeydir ki; ilim öğrenirken, cemaati terk edebilirsin. Namaza kalkıp, gitmek zorunda değilsin cemaate. Allah nazarında en değerli şey ilimdir, ikincisi niyet. Allahuteala, ilkin niyete bakar, nazar eder en değerli şey niyettir. Niyet hayır olursa, âkıbet hayr olur. Niyet kötü olursa, âkibet şer olur. İhsanı iyi bilmek lazım, “ihsan” Allahuteâlâ ile görüyor gibi ibadet etmektir.

   Sen onu görmüyorsun, ama O, seni görüyor.

   Bir makam sahibinin bile yanına girdiğimizde kendimize çeki düzen veriyoruz. Oysa, Allahuteâlâ’yı görüyormuş gibi ibadet, ihsan olayına girer. Velayet ilmidir ki; İsrail Peygamberlerine bile verilmedi. Velayet ilmi, peygamberlerde dahil yok. Ama kimlerde var? Velilerde var. Peygamber Salât-u Selam Efendimiz; “Benim ümmetimin velileri İsrail peygamberler mesafesindedir.” diyor. Bununla bir mesaj veriyor. Eğer olsaydı az önce kaside de dediğiniz şey olurdu. Ne dediniz kaside de?

   Musa kimdir? Hızır kimdir ? Hızır velidir. Velayet ilmi vardır. Musa, “nebi”dir, ama velayet ilmi yoktur. Hızır’ın yaptıklarının hikmetini anlayamadı o, hatta; birçokları kestirir atar, ama öyle değil. Hızır, üçüncü kez Musa müdahale edince; “Yollarımız ayrıldı.” dedi. O; “Ya Musa, ben senin için tam bin hikmet hazırlamıştım, sen üçüncü hikmete tahammül edemedin” dedi. Bu velayet ilmidir. Salât-u Selam Efendimiz biliyorsunuz, Cenab-ı Hak alemleri yaratmadan önce hükümranlığı suların üzerindeydi. Yunus diyor ya:

   “Şu kudret denizini sağlık sefa ile açtık Elhamdülillah.”

   İşte; Kudret Denizi’nde Cenab-ı Hakk’ın saltanatı denizlerin suların üzerindeydi ve bir kandilde Ehlibeyt’inin nurunu yaratmıştır. Kandil deyince o kadar değil yani, Allah’ın yarattığı kandil nasıl olur bir düşünün. Peygamberin, Ehlibeyt’in nuru, onun içindeydi. O nur, Allah’tan hayâ eder, terler, dururdu. Allahuteâlâ onun için diyor ki:

   “Ya Habibim, seni yaratmayacak olsaydım, alemleri yaratmazdım.” Cenab-ı Hak bütün alemleri, o Ehlibeyt’inin nurundan yarattı. Meleklerden tut, Hazreti Cebrail’e kadar, her türlü şeyi; Ehlibeyt’ten yarattı, cennetlere kadar.

  Topladığımız fasulyeden, yediğimiz armuttan tut, sağdığımız ineğe kadar. Allahuteâlâ, nebâtâtı yarattığı zaman asla yenecek kıvamda değildi. Çiçek açıyordu, taneye dönmeden düşüyordu. Sonra, Ehlibeyt’inin nuru ile bunları tekrar suladı Cenâb-ı Hak. Sonra kıvama geldi. Konu çok uzun da ben 1000 defa özet yapıyorum. Her ısırdığımızı lokmada, Ehlibeyt’inin nurunun hikmeti vardır. Allah, o kadar değer veriyor ki; “Resulüm, seni yaratmayacak olsaydım alemleri yaratmazdım” diyor.

   Kur’ân’da 26 peygamber geçer. Sadece velâyet ilmi verilmiş tek Peygamber, Peygamber Efendimizdir. Diğerlerinde velâyet yok. Peygamberimizin velilerinde “velâyet ilmi” var. Daha evvelki, Ben-i İsrail Peygamberlerinde bu yok. Olsaydı, Hızır’ı anlamaz mıydı? Hızır veli idi, nebi değildi Musa. Musa ki, Ulü’l-azm Peygamber; büyük Peygamberlerden. Bu ümmet, seçilmiş ümmettir. Bunlar torpilli ümmettir. Ya böyle bir Peygamberin ümmeti… Hele de kişi dervişse, söylenecek söz yok… Başımızı secdeye soksak, elimizden geleni yapsak, vallahi billahi Allah’ın hiçbir hakkını ödeyemeyiz. Hiçbir amel, insanı ateşten korumak için yeterli değildir. Hiçbir amel, insana cenneti kazandırmaz. Peygamberimizin ameli dahi cenneti kazandırmaz. Sen, bu dünyada bir ev, bark yapmak için 10 sene, 20 sene,30 sene gece gündüz çalışıyorsun, didiniyorsun, uğraşıyorsun bir ev sahibi oluyorsun. Cennetin en fakirine, bu dünya kadar 40 yer veriliyor. Bunu günde bir saat çalışmayla mı elde ediyorsun? Bu mümkün mü? Ki o, en fakirine verilen… Orada, en fakirine, 500 tane hatun veriliyor. Oradaki, evlerin biri altın, biri gümüş. Ben, sana oradaki saltanatı anlatsam…

   Ben, sana pikniğe gittiğinde kurulan ipek çadırı anlatsam, ömrüm yetmez. Bunları, günde 4 saat çalışmayla mı elde ederiz? Hiç mümkün değil. Sadece, Cenâb-ı Hakk’ın lütfundan, merhametinden… İşte, o cenneti namazı kılanlara verir Cenab-ı Hak, hak ettiği için değil, lütfundan ihsan eder. Bazı şeyler var ki, Allahuteâlâ’nın çok hoşuna gidiyor. Zikir, sizin aklınızın alamayacağı büyük sevaplar getiriyor.

   Peygamber Efendimiz diyor ki; “Bir ‘Sübhanallah’ dediği vakit kişi, yerle gök arası kadar sevabı vardır.” Yani, o gün için insanlara, milyonlar, katrilyonlar dese insanlar anlamazlardı. Yani, birçok amellere de Peygamberimiz “Uhud Dağı kadar” der. Yani, o devrin insanına anlatabilmek için der. Ama bazı şeylerde de ümmeti için kullanmış yani, rakamları kullanmış. Bazı zikir türlerinde, kaç milyon sevabın verileceğini rakamları kullanarak beyân etmiş.

   E şimdi Allah razı olsun. Kişi dervişse, sufi ise ağzını, Allah onun dilini kendi ismi ile süslemişse, her tasadan uzak olmalı. Hiç bir tasa, hiçbir dert onun için önemli değil. Öbür tarafta, bu dünyada işkence çekenler, acı çekenler, sıkıntı çekenlere verilenleri görünce insanlar; “Keşke bizim derilerimizi makasla yüzselerdi dünyada” diyecekler. Dünyada acı çeken, yoksulluk çeken, hastalık çeken, sıkıntı çeken insan ötede sınava tâbi tutulmuyor mümin ise. Her şey, mümin olmak kaydıyla. Mümin değilse, hiçbir şeyin faydası yok. Mümin olmayan, her gün on tane çeşme yapsa, her gün on tane köprü yapsa, her gün bin tane yetimi doyursa, hiçbir anlamı yok. Allahuteâlâ; “Sen, onları gösteriş için yaptın, nam için yaptın.” der. Evvelâ mümin olacak.

   Elhamdülillah sufiler, müminlerin süzme balıdır. Çıkan o süzme bal, dervişlerdir, zakirlerdir. Allah öyle diyor, ben demiyorum. Allah dediği için ben diyorum. “Onlar, Ben’im has kullarımdır” diyor Cenab-ı Hak. Ezelde taktir etti, onların zikretmesini. Mülk alemine geldi, şimdi sahneye… Bir sürü insan meyhanede kafada çekebilirdi. Gidip kumarda oynabilirdi. Tee nerelerden buraya geliyorsunuz. Bunun anlamını, siz veresiye çalıştığınız için bugün bilmezsiniz. Yarın bilinecek bunlar. Müminlerin, zakirlerin. Allah diyor; “Onlar, Ben’im has kullarım.” Resullulah (s.a.v.) Efendimizde diyor ki; “Onlar benim ev halkım gibidir.”

   Ya Peygamberin hanesinden olacaksın da, daha tasan mı var? Varsa ne diyim, söylenecek söz bulamam. Bir insan, Resullulah’ın ev halkından olacak ve hala tasası olacak! Dünyada işin kötü olsa n’olur, iyi olsa n’olur? Ya zaman akıp gidiyor, durmuyor ki. Zikir nasip olmuş, insanın kötü günü olmaz. Bakın biraz geçmişten sahneler getirelim. Neyden şikayet ediyoruz ya?

    Bir gün Hz. Ömer (r.a.) camiye erken geldi. Arkadan Ebu Bekir(r.a.) geldi.

   “Ya Ömer, çok erken gelmişsin.” dedi.

   “Ya Ebu Bekir, vallahi üç gündür açım. Erken gideyim tefekkür edeyim, belki bir şey zuhuratla karnımı doyuracak bir yer öğrenirim.” dedi. Ebu Bekir Sıddık’da dedi ki:

   “Vallahi, dört gündürde ben açım.”

   Bunlar konuşurken Peygamber Efendimiz geldi. “Biriniz üç, biriniz dört gündür aç bende beş gündür açım . Kalkın Eyyüb-El Ensari’nin evine gidelim bizi doyurur” dedi.

   Allah, “Dile, her şeyi altın yapayım” diyordu. Üçü kalktılar, gittiler, kapıyı çaldılar. Hanımı açtı kapıyı.

   “Eyyüb nerde?”

   “Eyyüb hurmalıkta.” dedi.

   Bunlar, hurmalığın yolumu tuttular. Bir düşün alemlere rahmet olarak gelmiş peygamber. Eyyüb Peygamberi görünce dedi ki:

   “Ooo! Ya Resullulah, ben yemin etmiştim. Resullulah gelirse, ona bir kuzu keseceğim.” demiştim. Yemeği hazırladı, sofrada soğuk su, pişmiş et, taze ekmek, yaş ve kuru hurma var. Peygamberimiz bir parça et kopardı, bir dilim ekmek aldı. Eyyüb El Ensari’ye dedi ki:

   “Bunu kızım, Fatıma’ya yolla, altı gündür aç” dedi.

   Allah dört kadın yarattı alemde. Biliyorsunuz kim olduğunu.

   Fatıma Validemiz, o aç olan o dört kadında imam. Onun üzerine bir kadın yok. Bu alemde yok. Ve dedi ki Peygamber; “Vallahi biz bu yemekten sorgulanırız.”      

   “Ya Resullulah, firavun sofrası değil, üç çeşit, beş çeşit yemek yok.” dedi.

   “Bir insan, yemek yemeğe oturduğunda hafif tefekküre dalıp; ‘Bu Allahuteâlâ’nın lütfu’ diye düşünüp, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ derse… Ve karnını doyurduktan sonra da, samimi olarak ‘Elhamdülillah’ derse bundan sorgulanmayız. Ama bunları demezse, vallahi bundan sorgulanırız.” dedi.

  Hz. Ömer ölünce en samimi arkadaşları ki, hepsi veli, altı ay göremediler rüyalarında. Altı ay sonra gördü; “Ya Ömer, altı aydır sen neredeydin?”

   Hz. Ömer, “Vallahi, altı aydır sorgulamadaydım, bugün bitti sorgulamam” dedi. Üç gün, beş gün aç kalan insanların sorgulaması altı ay işte, bizde ona göre ayağımızı yorganımıza göre uzatalım.

   Paçayı kurtarmayacak sufi yoktur. Mutlaka, Allah’ın yardımı gelir, şu gelir, bu gelir, bir şekilde gelir. E şimdi, Peygamber Efendimiz beş, altı gün aç kalıyor aldırmıyorsa, biz neyden şikayet ediyoruz, ne yetmiyor bize?

   Bugünün en fakiri onlardan, çok daha iyi yaşıyor… Onun için, Allahuteâlâ’ya ne kadar şükretsek azdır. Bugün, Allahuteâlâ’nın nimeti çok bol. Bugün Allahuteâlâ’nın nimeti çok, her kesime bol ihsan ediyor, çünkü; kıyametten önce dünya bol verim veriyor. Sebze bol, meyve bol… Bugün dünyada öyle ülkeler var ki, sarımsak eczanelerde satılıyor. Sen, git pazardan çuvalla al. Böyle bir büyük ihsanın içinde bu millet. Biz, birgün oruç tutunca şöyle olduk, böyle olduk sanıyoruz.

   Bakın şunu kesin bilin. Bir insan, en azından günde bir kere, annesi babası için hayır duada bulunmuyorsa kesinlikle rızkı daralır. Kesinlikle, kesin hüküm var bunun hakkında… En azından yatsı namazından önce elini açtığın zaman annesine, babasına, mürşidine, sufi kardeşlerine mutlaka dua edeceksin.

   Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; “Bir insan anasına- babasına hayır duada bulunmuyorsa, rızkı kesinlikle kesilir.” diyor. Azala azala zorlaşır. “Günah-ı kebair” denilen dokuz büyük günahın içinde anaya- babaya isyan etmek… Mümin olan anaya babaya, ama… Eğer, “Onlar yanınızda yaşlanırsa, onlara ‘Öff’ bile demeyin.” diyor Allahuteâlâ. Onlara en azından, günde bir kere hayır dua da bulunmak lazım, rızkının önünün açılması için. Allahuteâlâ’nın her türlü reçetesi var. Mutlaka bir yerlerden, senin nasibini ayırır Allahuteâlâ. O kul sebep olur, bu kul sebep olur. O sebep olan kulda, Allah’a borç vermiş olur. Allah en az on katıyla 700, 70000 katına kadar geri öder ona. Yani, hayır zinciri başlar. Veren de hayır da, alan da hayır da, yiyen de hayr da hayr başlar. Bunu da bilmekte yarar var. Nimete çok şükredin. Nimet çoğalır, fakat nimete şükretmek sadece Elhamdülillah değil, nimete şükretmeyi biz, çok kısık anlıyoruz.

   Evvela Allahuteâlâ’nın yasaklarından uzak durup, emirlerine uymak, en eftal şükür bu! Yani; Allahuteâlâ’nın yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamak… Yani; “şükr-ü kebair” denilen büyük şükür böyledir. Bu büyük şükür yokken, küçük şükür az etki yapıyor.

   Allahuteâlâ’nın en hoşuna giden; “Estagfurullah, Elhamdülillah, La İlahe İllallah” gibi İsmi Azam’dan, bazı isimler var ve bunlar. Evvela büyük şükre tabi olacaz mümkün mertebe, günahsız kul olmaz, nebiler hariç. Ama küçük günahları da üst üste “Önemi yok” diyip yığmayacağız. Hasbelkader mutlaka hepimizde olur. Tövbeyi geciktirmeyecen. İnsanlar kime, külhanbeyliği ettiğini bilmiyorlar.   Kıyamet nedir biliyor musun? Bir meleğin, İsrafil’in birinci Sûr’a üfürmesi demek. Dünya üzerinde her şey talan olur. Bu sadece birinci Sûr’a üfürmesiyle olur. İkinci Sûr’a üfürmesiyle zaten mezardan kalkarsın.

   Cenab-ı Hakk’ı hem çok sevecez, hem çok korkacaz. Allah; bize, müminlere bu kadar büyük merhamet etmişken, kendimize çeki düzen vermemiz lazım. Yumuşak olacağız. Bir insanda yumuşaklık varsa, onda her türlü hayır vardır. Bir insanda cömertlik varsa, onda her türlü hayır vardır. Yumuşaklık ile cömertlik yoksa, katı dilli ise o melundur. İsterse, namaz kıla-kıla yay gibi, oruç tuta-tuta dal gibi olsun, eğer katı dilli ise hiçbir şey ifade etmiyor, eğer cimri ise yine hiçbir şey ifade etmiyor.

   Mal ne senin, ne de benim kardeşim. Allahuteâlâ bin yerde söylüyor. Yerlerin, göklerin mülkü Allah’a aittir. Yunus öyle diyor:

   “Mülk senindir keram kânı kimsenin olmaz Allah’ım.”

   Emanet bugün sendedir, yarın başkasında…

   Bir gün, Hz. Musa Aleyhisselam, Tur-u Sina’ya çıkarken o dönemin sevilen bir mümini geldi. “Ya Musa, bir emanet yollayacağım Rabbim’e seninle, götürür müsün?”

   “Elbette.” “Rabbime söyle, bana para versin, imanımı alsın.” dedi. Musa Aleyhisselam irkildi. “Bu nasıl teklif edilir?”  “Ya sana ne, sen söyle, Rabbim’le benim arama ne giriyorsun. Bana para lazım, imanımı alsın, para versin” dedi adam. Musa Aleyhisselam, Tur-i Sina’da konuştu Cenab-ı Hak ile ama söyleyemedi. Kolay mı Rabb’ın huzurunda… Musa Aleyhisselam’ın dili kekeme idi. Harun Aleyhisselam onun yerine konuşurdu.

   Allah dedi ki; “Ya Musa, yanında bir emanet yok mu?”

   “Rabbim, haya ederim.” dedi. “Sen, söyle sen emanetçisin.” dedi Allah. Musa Aleyhisselam söyledi.

   “Peki, onun imanını aldık, ona para veriyoruz.” dedi Cenab-ı Hakk. Musa Aleyhisselam üzüldü. Onun yerine, istiğfar ede ede indi Tur-u Sina’dan.

   Aradan yıllar geçti. Cömert bir zenginin namı yayıldı. Nerde o günün ibadethanesi lazım yapıyor, nerde fakir var, yetişiyor… Dinimiz, hemen hemen cömertleri Peygamberlerden sonra, hürmet edilen kişi olarak telakki ediyor. Hatta hadiste; “Cömert insanın hatalarını, dilinize dolamayın.” diyor Peygamberimiz.

   Düşünebiliyor musun? “Cömert insanın, rızkı Arş-ı Ala’ya kadar açık.” diyor. Musa Aleyhisselam; “Bu cömerti Allah için ziyaret etmek vacip oldu bize” dedi.

   “Nerede bu adam?”

   “Hayır için şurda köprü yapıyor.” Musa Aleyhisselam gitti. Sordu;

   “Nerde patronunuz?”

   “Tee ilerde söğüt ağacının altında namaz kılıyor.”

    Bakın Hz. Musa’da, İbrahim’de, İsa’da namaz kılıyordu, bu haller hep sonradan… Tek din geldi; hanif dini… Hepsi de, “La İlahe İllallah” ile geldiler, sadece biz “Muhammedin Resulallah” diyoruz.

    Şid Aleyhisselam ki; Adem’den sonra gelen oğullarındandır. 1000 şehir kurdu. İnsan yoktu o kadar. Şid Aleyhisselam muazzam kapılar yaptı. Kapılara “La İlahe İllallah Muhammedin Resullah Adem Safiyullah” yazdı. Bugün arkeolojik kazılarda hala bulunuyor.

   Musa Aleyhisselam, söğüt ağacının yanına geldi. Selam vermesini bekledi. Bir baktı ki, Allah’tan imanını alıp para vermesini isteyen adam.

   “Allah Allah bu nasıl iş? İmanı olmayan, nasıl namaz kılar?” Adama görünmeden geri geri geldi, tuttu Tur-u Sina’nın yolunu.

   “Ya Erhamerrahimiyn, Ya Erhamerrahimiyn, Ya Erhamerrahimiyn.”

   Melek yalnızca bu isme; “Söyle Allah seni dinliyor.” der. Allah muhakkak tecelli eder, müminsen. Üç kere, “Ya Erhamerrahimiyn”, diğer isimlere değil. Allahuteâlâ ile görüşmenin tek anahtarı. Ve…

   “Söyle, Ya Musa” dedi.

   “Ya Rabbi, ben şaşırdım. Sen yalan söylemezsin. Sen onun imanını almamış mıydın?” dedi.

   “Ya Musa, imanını geri satın aldı Ben’den o. Ben, ona mal verdikçe o Ben’im yoluma harcadı, verdikçe harcadı, nefsine hiç harcamadı, ne yapayım? İki dünyada da aziz olcak, o adam.” dedi. İşte cömertlik budur.

   Bak; “Bir hurma tanesi olsa tasadduk edin.” diyor. Ömrü uzatan iki şey. Biri sadaka, biri sıla-ı rahim (akraba ziyareti). Başka insan ömrüne hayır getiren, insan ömrünü uzatan bir şey yok. Biri sıla-i rahim, biri sadaka. Bunun üzerinde, çok duruyor Peygamberimiz. Muhtaç olan insana verebilmek. Azdan az verirsin, çoktan çok verirsin. Ama mutlaka, cömert olmak lazım. Allah cömert. Bakın, biz her gün, ne günahlar işleriz, Allah cömert affediyor bizi, tövbe kapısını açık bırakıyor, böyleyken rızıklandırıyor bizi. Allah’a sövenleri de rızıklandırıyor. Bir çıban çıkarsa gırtlağında, su bile içemezsin ama yapmıyor. Madem ki, sufiyiz önce şeyhimizin ahlakı ile sonra, Peygamberimizin ahlakı ile sonra, Cenab-ı Hakk’ın ahlakının bir kısmı ile ahlaklanacaz.

   “Fenâfillah” Allah’ın ahlakının bir kısmıyla ahlaklanmaktır. Tamamı mümkün değil.

   Allah cömert. Cömert olacağız. Lütufkâr. Lütufkâr olacağız.

   Allah bunca kabahatimizi hoş görür. Biri bir günah işlediği vakit, hemen o adama köpürüyoruz. Kardeşim, sen nice kabahatlar işliyorsun, Allah seni hoş görüyor ya, sen neden onu hoş görmüyorsun? Müminse, hoş göreceksin, kafirse tamam, ama müminse hoş gereceksin. Mümin senin kardeşin. Namaz kılmayan ananın doğurduğu, vallahi senin kardeşin değil. Erzurum’da, Anya da, Konya’da doğan senin kardeşin. Allah; “Ancak, müminler kardeştir.” diyor. Allah, seni hergün 50 kere, hoş görüyor ya, sen neden hoş göremiyorsun? Hoşgöreceksin… Ha, kafir ya da münafık o ayrı, onlar Allah’ın düşmanı…

   “Hilim”, yumuşaklık, birde doğru dil-yalan söylemeyen dil. İnsan üç yerde yalan söyleyebilir. Hiçbir mesuliyeti yoktur. Birisi; savaşta, ikincisi; iki kişiyi barıştırmak için yalan söyleyebilir, üçüncüsüde; karısını mutlu etmek için yalan söyleyebilir. Hadis-i şerif diyor, ben demiyorum. Bunun dışında, dil doğru olacak. Dil, yumuşak olacak, gönül büyük olacak, hoşgörün büyük olacak, cömert ve tatlı dilli olacaksın, kendin için istediğin herşeyi, müminler için isteyeceksin, kendin için istemediğin şeyi hiçbir mümin için istemeyeceksin. Bunlar, müminin ahlakıdır. Yani, ötelerde yolculuğa çıkmadan önce mutlaka bu hale girmemiz lazım, çünkü; biz dervişiz, sufiyiz. Bize yakışan budur. Bize dünyanın saltanatı lazım değil, dünyanın makamı mevki, lazım değil. Dünya makamının mevkisi kimin olursa olsun.

   Bugün ki, sen bu şekil Allah’a kul öyle olursan… Bakın, Fatih Sultan Mehmet’ler ziyaret ediyordu onları ve kabul etmiyorlardı koca sultanları. Fatih öyle diyor; “Koca Bizans’ın kapılarını yıktık amma bir dervişin tahta kapısını geçemedik.”

  Bize öbür alemin sultanlığı lazım, bura değil. Ha mutlaka, rızkımızı helalden kazanmak için çalışıp çabalayacağız. Sabah namazı kılıp, işe giden insan işine hile, hurda karıştırmadığı sürece aynen o namazın devamı gibi ecir alır.

   Allah, müminlere bu kadar cömert. Allah, bize bu kadar cömertken, bizde mümin kardeşlerimize bu şekil, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanacağız; hedef budur, gaye budur. Onun için bakın “ilim”, amelden üstündür. Şimdi, biz kalkıp namaz kılsaydık, şu anda aldığımız kadar sevap alamayacaktık. Bu ilim. Niyetten sonra, en değerli şey ilim, sonra amel. “Amel” üçüncü kategoridedir. Salât-û Selam Efendimiz öyle diyor:

   “İlimden bir şey öğrenen, 1000 rekat kabul olmuş namaz kadar sevap alır. 1 rekat kabul olmuş namaz, insanı cennete götürür.” Biz kılarız, kabul olmuş, olmamış bilemeyiz. “O anda, orda bulunan herkesin defterine, 1000 rekat kabul olmuş namaz sevabı yazılır.” Belki ben 10 senedir kılarım, belki hiçbiri kabul olmadı. Belki, hiçbiri kurtarmayacak beni. Bunlar Rahman’ın rahmet kapıları, Rahman’ın rahmet sofraları. Yani, Cenab-ı Hakk; müminleri affetmek için, müminleri cennete koymak için bahaneler arıyor. Bize, o kadar şefkatli iken, bizde mümin kardeşlerimize aynı ahlakla, aynı davranışla, aynı fikirle, aynı tavırla, aynı dille, aynı gözle bakacağız. Yoksa, olgun mümin olamayız.

   Bugün münafık çok… Görüyorsunuz Deccal’in avvamesi yetişen. Birçoğu, sana bir türlü, ona bir türlü, yani; fitne sokmaya gayret eder. Yani, bunlara fırsat vermeyeceğiz. Ben bilirim ki, o mümin onda sadık olmaz. Bana birçoğu gelir;” işte şunu” dedi, “bunu” dedi. Ya dediyse… Demediğini ben biliyorum, zerre kadar kâle almam. Peki, o dediyse sen neden bana bu lafı ulaştırıyorsun? Sen, şimdi ondan çok daha kötü bir duruma düşüyorsun. Allahuteâlâ’nın en buğuz edeceği kişiler. Adam, hiddetlenmiş bişey söylemiş olabilir. Kalbinden gelmiyor, dilinden gelmiştir söylemiştir, ama; iki saat sonra beş gün sonra, o da söylediği lafın arkasında durmaz zaten. “Mümindir” der, “bi hata yapmıştır” der, o da yumuşar, ama; sen o lafı taşırsan bu çok daha büyük bir günah olur.

   “Gıybet zinâdan büyüktür.” diyor Salat-u Selam Efendimiz.

   Faiz, zinadan büyüktür. Bakın sakın; “Ben, paramın değerini koruyorum.” demeyin. Sakın, bunu demeyin! Allah, kesin hüküm koymuşsa. Sakın, Allah’ın lafının üzerine, laf koymayın. Sakın ha, bu devirde demeyin… Allahuteâlâ, bir şeyin hükmünü koymuşsa bitti. Buna neden, niçin sakın ha bahaneler uydurmayın. Allahuteâlâ, bir şeye hüküm koymuşsa bitmiştir. Neden? Niçin? vs. yok.

   Gıybet bu devirdeki en yaygın hastalıktır. Adam benle iddia ediyor onda olmayan şeyi söylemiyorum diye. E olsa zaten iftira olur. “Gıybet, zinâdan büyüktür.” Gıybet içinde, bu adamın günahları nâmına tövbe edin. Hasbelkader, bunu yaparsanız hemen, her zikirden sonra, eğer; Ravza’da yapabiliyorsanız zikri, Resulallah’ın potasında veya oradan dönüşte “Sadakallahulazim “ der demez:

   “Ya Rabbi, gıybet ettiğim bütün müminlerin ve bende hakkı bulunan bütün insanların, günahları nâmına”, en az 100 kez istiğfar edin. Temiz kalmanın bu atmosferde yaşamanın reçeteside budur. Başka yolu yok, gıybetin birebir helallik almak dışında… Nerden bilcen, belki yumruk yiyeceksin yüzüne. Ha tanıdıktır, sufidir söylersin; “Ya ben bir hata yaptım, hakkında şöyle dedim, hakkını helal et” dersin, ama; uzakta konuşamayacağın biriyse, onun nâmına istiğraf edeceksin. Bununda, kefâreti budur. Aslında hiç kimse söylemez, “gıybetin kefâreti yoktur” der. Ama Allah kolaylığı murad eder. Böyle kolaylıklar da var. Allahuteâlâ; her şeye kâdir yeter ki, sen niyette samimi ol, niyette hayrı çağrıştır ve Allah’a teslim ol. Duanın az kabul olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bunun hakkında hadisler var. Fakat istiğfar en büyük duadır. Allahuteâlâ ayet-i kerimede, “İstiğfar et; paranı çoğaltayım, istiğfar et; nimetini çoğaltayım, istiğfar et; seni zengin edeyim, istiğfar et; senin bağını- bahçeni cennete çevireyim.” İstiğfar et; samimi olarak. Peygamber Efendimiz diyor ki ashabına:

   “Öyle bir gün gelir ki, insanlar emri bil maruf nehyi anil münkeri terk edilir (İyiliği emredip, kötülükten men etmek), insanlar sıla-ı rahimide (akraba ziyareti) keserler, insanların dilleri dost kalpleri düşman olur, Allahuteâlâ o toplumlara lanet eder, içlerindeki iyilerinde duasını kabul etmez.” diyor. Biz o günleri yaşıyoruz. İstiğfar en büyük duadır. Bunun örnekleri de vardır.

   Bir gün, Hz. Ömer zamanında çok büyük bir kuraklık oldu. “Yağmur duasına gidelim” dediler. Çıktılar, bir dağa herkes yağmur duası ederken, Hz. Ömer “Estagfurullah, Estagfurullah, Estagfurullah” bağıra bağıra söyledi. Ashaptan biri geldi;

   “Ya Ömer, yağmur duasına geldik.”

   “Ya ben, ne yapıyorum? Ben, Allah’ın yağmur musluklarının kapısını çalıyorum. Ben, Allah’tan rahmet, lütuf istiyorum.” dedi. Kur’ân’daki ayetleri okumaya başladı.

   Kaç tane ayette, “Samimi istiğfar edin, azınızı çoğaltayım.” diyor. Birde dünyada kabul olmamış birçok dua; ötede nizâmın başına gider kişi, unutmuştur, bir dua yapmıştır, bir şey de görmemiştir. Ötede mizanın başına gelir, sevapla günahı dengelenir. Nereye gidecek bu? Ne cennete, ne cehenneme. O anda büyük bir sevap gelir, sevap gözüne cenneti hak eder. Cenneti hak eden kişi, kendi de hayret eder. “Benim, böyle bir amelim yoktu, bu nerden geldi.” der.

   Meraklı gözlerle bakarken Allah der ki; “Ya kulum, sen şu şu zamanda şöyle bir dua yapmıştın. Bu, o duanın karşılığıdır.” Yani, Allahuteâlâ’ya açılan hiçbir şey boşa gitmez. Ha orda, olmaz başka bir yerde, burada olmamıştır, başka yerde …  Yani, senin için nerde ihtiyaç varsa, Allahuteâlâ onu orda kullanıyor. Azını çoğaltıyor. Bir ağaç dikince nasıl büyürse, Allah katına giden her amel öyle büyüyor.

  Onun Rabbimizi bilip, ona yaraşır şekilde yaptığımız dualarımız, secdelerimiz, zikirlerimiz bu atmosferde olursa. Ne bu dünyada üzülür, nede ötelerde. Burası, bir şekilde geçiyor. Mühim olan öteler.

   Kaç yaşında olursan ol, çocukluğuna bak, bir gecelik rüya… Bin sene yaşasan ne olacak? Sonu var, nihayeti var, tükeniyor. Bir anlamı yok!

#şükür #gıybet #tovbe #istigfar #dinisohbet #ibadet #amel #deccal #EyyübElEnsari #hz.omer #hz.ömer #hz.ebubekir #hz.fatıma #sadaka #sadakaömrüuzatır #sadakavermek #ömür #YaErhamerrahimiyn #tur-isina #suraüfürülmesi #israfil #yagmurduası

CEVAP VER

Yorumunuzu yazınız
İsminizi yazınız