Nasıl Yaşarsan, Öyle Ölürsün! – Kral Görmeden Nasıl Ümmet Oldu? – Amel Defteri Kapanır Mı?

0
339

Nasıl Yaşarsan Öyle Ölürsün! Kral Görmeden Nasıl Ümmet Oldu?

Amel Defteri Kapanır mı?

Hadis-i şerifte ne diyor, “İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir, nasıl dirilirse öyle haşrolunur.” Bir bölgede, aynı günde, iki insan ölüyor, biri hafız, biri hancı. Aynı gün, aynı saatte, o bölgede iki cenaze çıkıyor. İkisini de gömüyorlar, sorgu-sual melekleri geliyor, biliyosun, mezarda sorgu sual…

“Rabbin kim, kitabın ne, Resulun kim?” bir sürü soru var.

Hafızın yanına geliyor melekler, hafız durmadan Kur’ân okuyor, çünkü, hayattayken durmadan Kur’ân okuyormuş, ölünce de okumaya devam ediyor. Meleklerde Kur’ân’a saygısından sorgulayamıyorlar. Bekliyorlar, bekliyorlar durmayınca,

“Bari gidelim, şu hancıyı sorgulayalım, bu da o zamana kadar Kur’ân’ı bitirir”.

Hancıya gidiyorlar; “Rabbin kim?” 

“Bir teneke saman, yirmi beş kuruş” diyor. Ömür boyu saman satmış adam.

“Rabbin kim?” 

“Bir teneke saman, yirmi beş kuruş.”

“Peygamberin kim?” 

“Bir teneke saman, yirmi beş kuruş.” 

“Bari” diyor melekler, “bi de hafıza gidelim, ona bakalım”, gidiyorlar Kur’ân okuyor, buna geliyorlar, “Bir teneke saman yirmi beş kuruş.” 

“Ya Rabbi, ne yapalım?” diyor melekler.

Diyor ki; “Bir insan, nasıl yaşarsa öyle ölür, bunu biliyorsunuz, siz hafızın başında bekleseniz Kur’ân okur, hancının başında bekleseniz ‘bir teneke saman yirmi beş kuruş’ ” der.

Şimdi, insan nasıl yaşarsa öyle ölür, Peygamber Efendimiz söylüyor. Hani, biz de yarın, imkanlarımız genişleyince, “bir teneke saman yirmi beş kuruş” demeyelim, hafız gibi Kur’ân okuyalım ya da bundan da daha efdali “La ilahe illallah” diyelim, kabirde de diyelim, Mahkeme-i Kübra’da da (mahşerde) diyelim. “Bir teneke saman, yirmi beş kuruş” dersek, yazıklar olsun bize! Onu demeyeceğiz, ne diyeceğiz, “La ilahe illallah” diyeceğiz.

Şimdi, bir örnek olarak anlattım bunu. Dünyada; yokuşta var, inişte var, varlığı da var, yokluğu da var. Bunlar zaten, hayatın şiarıdır, olması gereklidir. İnsan, hep bollukta olursa, mirasyedi gibi şımartır kendini, insan, kendi kendini dolduruşa getirir. Onun için, insan her türlü aşamadan geçecek, hani çile fırını nedir? Hiç dert görmemiş insan, asla olgunlaşmaz.

“Ham insan, olgun insanları anlamaz” diyor Mevlana.

Yunus değişik bir dille ne diyor; “Bilmeyenler, ne bilsinler, bilenlere selam olsun!”

Kim biliyor? Birinci derecede; Allah’ın rızasını, Allah’ın hoşnutluğunu, Resulullah’ın hoşnutluğunu, Allah’a giden sırat-ı müstakim yolunun güzelliğini farkında olan insanlar kimlerdir? Zakirlerdir, zikredenler. Allah onlara; “özel kulum”, Resulullah “ev halkım” diyor. Öyle ise, biz “bir teneke saman, yirmi beş kuruş” demeyeceğiz.

Peygamber birçok hadiste, Allahuteâlâ birçok hadis-i kutsi de:

“Ey esirgenmiş ümmet!” yani; Hz. Adem’den bugüne gelen, mesela, her Peygamberin ümmeti var. 

En esirgenmiş en seçilmiş ümmet. İki ümmete Allahuteâlâ değer vermiş; bir Yahudi’lere zamanında, bunlarında üzerinde bu ümmete, Resulullah (s.a.v.) Efendimizin ümmetine değer vermiş, esirgenmiş ümmet. Çünkü; ilk peygamber Hz. Muhammed’dir, son peygamber odur. Çünkü; Allahuteâlâ alemleri yaratmayı murat ettiği zaman, Ehlibeyt nurundan, ilkin salat-u selam Efendimizin ruhunu yarattı ve onu karşısına aldı ve ona; “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah” dedi. Allah kendisi dedi. Hemen akabinde, karşısına dikilen Resulullah Efendimizin ruhu; “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah” dedi.

“Ya Habibim, seni yaratmayacak olsaydım, alemleri yaratmazdım, seni yaratacağım için alemleri yarattım.” Bütün alemler Ehlibeyt’in nurundan yaratıldı. Şimdi, biz böyle bir Peygambere sahibiz. Onun için, ne kadar iftihar etsek azdır. Ben, Rabbim’le her zaman iftihar ederim. Onunla bir sevince, bir surura ulaşırım, hemen akabinde de Resulullah’la.

Bakın, bizden evvelki ümmetler, Resulullah için ne diyordu, bin yıl geriye gidelim. Medine; Peygamber Salat-u Selam Efendimizin ömrünü tükettiği yer ve kabri şerifleri de, Medine’de, Ravza-ı Mutahhara’da.

Bakın, bin yıl evvel, daha Medine yok ortada, Yemen krallarından bir kral bir seferden dönüyor, yanında da dört yüz tane de alim var, ordusundan hariç. Medine’nin olduğu araziye geldiği vakit, daha Medine yok orda, boş arazi, “Orda bir mola verelim” dedi.  Peki hangi dine mensuptu? Hz. Davud’un, Zebur’una. Bozulmamış orijinal, Zebur’la amel ediyor. Orada alimler krala dedi ki; “Kralım, burada bir gece konaklayalım.” O gece konakladılar. Sabahleyin kral yola devam edecek, bu alimlerin hocaları, kralın huzuruna birkaç kişiyle gitti dedi ki; “Kralım, bize izin ver, biz burada kalalım, burada dört yüz tane ev yapalım, buraya yerleşelim, burada bir şehrin temelini atalım.”

“Peki neden?” dedi Kral, “Çünkü; bizim bütün tefekkür ettiğimiz, tevekkül ettiğimiz, rabıtayla ulaştığımız, her yerden aldığımız cevap, yani, bütün kitapların anlattığı, bütün peygamberlerin methettiği, geleceğini haber verdiği ‘Ahmed’ denilen, o Peygamberin şehri; burası, o burada yaşayacak. Biz burada bir şehir kuralım, burada yaşamaya başlayalım hizmete başlayalım” dedi.

Yemen Kralı dedi ki; “Bir şartla, sizi burada bırakırım”.

“Nedir şartın?” dedi.

“Ben” dedi, “O mübarek Peygambere bir mektup bırakacağım, siz bunu nesilden nesle aktarıp o mektubu Peygambere teslim edeceksiniz.”

“Peki bu bize şereftir” dediler.

Kral, ceylan derisine asırlarca, bozulmayacak bir mektup yazdı, kapattı, kilitledi, o alimlerin reisine teslim etti. Bu insanlar, orda dört yüz ev yaptılar, Medine’nin temel atılışı böyle oldu, Efendimizden bin yıl önce. Ve Eyyub-el Ensari Hz.’nin, Peygamberimizin misafir olduğu ev, o alimlerin hocasının eviydi. Bu mektup, elden ele silsile yoluyla Eyyub-el Ensari’ye ulaştı. Peygamberimizin devesi gitti, Eyyub-el Ensari’nin evinin önüne çöktü (Peygamberimiz Medine’ye Hicret ettiğinde). Peygamberimiz onun evine misafir olunca dedi ki; “Ya Resullulah, emanetin var”.

“Bin yıl evvel, yazılmış emanet mi?” dedi Efendimiz,

“Evet!” dedi.

“Alimlerin hocası, tarafından yazılan mı?” dedi.

“Siz, bizden iyi biliyorsunuz” dedi. Mektubu Peygamberimize teslim etti.  Efendimiz mektubu açtı, mektupta yazılıyor ki; “Ya Resullulah, seni görüp sana iman etmediğim için büyük bir üzüntü içindeyim, ben sana inandım ‘La ilahe illallah Muhammeden Rasullulah’ dedim, ne olursun, beni Mahkeme-i Kübra’da ümmetinden ayrı tutma, benden şefaatini esirgeme” diye yazmış.

Bakın, bir kral, bin yıl evvel Resullulah’a iman ediyor, dört yüz alim biliyor, oraya temel atıyor. Yani, biraz keşfi açık olan, Resullulah Efendimize bu şekil tazim ediyor, sevgisini, bağlılığını gösteriyor ki, bu Peygamber bizim için; “Kardeşlerimi özledim.” diyor.  Ashap diyor; “Ya Resullulah, biz kardeşiniz değil miyiz?”

“Hayır!” diyor, “Siz kardeşim değilsiniz, siz ashabımsınız. O ümmetim, yani, o mümin kardeşlerimi özledim” diyor bizim için. Miraçta kaç sefer geri dönüyor, bizim yükümüzü azaltmak için Allahuteâlâ ile pazarlık ediyor. Doğarken; “Ümmetim” diyor, kabirden kalkarken, “Ümmetim!” diyecek yani; bu kadar bize şefkatli merhametli bir Peygamber.

Peki, Allahuteâlâ’nın çok değer verdiği; “Adını, Adımın yanına yazdım!” diyor. Allah’ın, adının yanında, başka hiçbir peygamberin adı yazılı değil. Yani; bunun değerini bilmemiz lazım.

Birçok âlim, birçok Allah dostu diyor ki; dualar veya buna benzer şeylerin taşıyıcısı, biz buradan mesela, bir değerli şey yollayacağız, kargoya veriyoruz, nasıl bir vasıta taşıyorsa, onu; bütün duaları hedefe taşıyan ve bunların karşılığını getiren; salavatlardır. Hurufuna sıdk-ı sadakatle getirilmiş bir salavat, evvela, kişinin amel defterinden, on bin büyük günahı siler. “İki salavat arasına koyun dualarınızı” diyor, Allah salavatları kesin kabul eder, kabul edince, aradaki duayı çıkarıp, “bu işe yaramaz” demez, duayı da kabul eder. Birçok alimin, Allah dostunu, içtihadı görüşü bu. Onun için sıkıldın, salavat getir içinden. Derdin var, salavat getir; rahatlatır. Gergin misin? Salavat getir. Uyuyamıyor musun, salavat getir; ilaç gibidir. Ama hurufuna sıdk-ı sadakatle, bir salavat getirirken, kalp, yad ellerde geziyorsa, bu salavat olmuyor.

Peygamber salat-u selam Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki; “Kimi insanlar; namazın onda birini, kimisi onda ikisini, kimisi onda üçünü beşini…” Bunları niye sayıyor, onda onuna kadar? Sen, namazın ne kadar farkındaysan, o namazın, o kadar bölümünü kılmış oluyorsun.

“Elhamdülillahi Rabbil alemin”, tamam, Allah’a hamd ettiğini biliyorsun, bakın, eğer; biz, İmam Şafi’nin mezhebinde olsaydık, her namazı iade etmemiz gerekecektir. İmam Şafi’nin içtihadı nedir biliyor musun? “İyyakenağ budu ve iyyakenestein” derken; “Ya Rabbi, yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den yardım dilerizi bilmiyorsa, o namaz namaz değildir, o namazı iade etmen lazım” diyor. Yani; bunların farkında olacağız. Neyin farkında olacağız? Namazın farkında olacağız, zikrin farkında olacağız, salavatın farkında olacağız yani yaptığımızın farkında olacağız.

Tespih çekiyoruz, “La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah…”  Allah’tan başka ilah yoktur, üçünde, beşinde biliyoruz, onunda uçtu gitti… Daldan-dala konan kuş gibi. O aralar boşluk işte. Şimdi, birçok Allah dostu da diyor ki; “Zikrederken, gönül hep yad ellerdeyse, Allah’a yaklaştırmaz, daha da uzaklaştırır.” bak hadiste diyor.

Namaza durdunuz, “Allahu Ekber” başlangıç tekbiri, okurken gözün şöyle koltuktaki çiçeğe gitti, Allah hemen sesleniyor; “Kulum, o baktığın yerden, Ben sana daha hayırlıyım” diyor. Biraz sonra gözün, başka yere daha gitti, Allah yine sesleniyor “Kulum, o baktığın yerden, Ben sana daha hayırlıyım”, üçüncü defa, başka bir şeye baktığın an,  namazı paçavraya çeviriyorsun!

Allah’ın huzuruna durduğun vakit, secde edeceğin yere bakacaksın, birçok insan rukuya gittiğinde, apış arasına bakar, kafayı fazla eğer, bu da doğru değil. Secdede, anlını koyduğun yere bakacaksın. Yani, her şeyin kuralı, kaidesi varsa, namazda ki kural; kaide de, ayaklar fazla açılmayacak, yani sekiz-on santim. Bunlar, namazdaki hayasızlıklar, edepsizlikler oluyor. Bir davada, “Ben haklıyım” deyip, iddialaşmayın, asla!

Bak hadis-i şerifte Efendimiz buyuruyor ki; “Bir mümin, şakadan da olsa, yalan söylemeyi, haklı olduğu halde münakaşayı terk etmezse, kesinlikle imanı, kemalat bulmaz.” Yani, mümin müminin kardeşidir, illa “Ben haklıyım şöyleyim, böyleyim” deyip, iddialaşmayı, didişmeyi ortadan kaldıralım.

Burada ne oluyor, hoşgörü. Hoşgörünün, diğer bir adı ne? Sabır. Sabır zaten, imanın yarısı. Yarısı şükür, yarısı sabır. Hepsi, aynı kaynağa dönüp, dolaşıp, imanın kaynağına dönüyor. Öyle olunca, işte “ya bu bana yapılır mı? Ya ben, burada şuna uğradım, ya…” Bunlar, aslında bizim işimiz değil. Dünya öyledir. Haksızlığa da uğrarsın, zulme de uğrarsın, hastalık da gelir, iptila da gelir, kaza, bela da gelir, en yakınından ihanet de görebilirsin. Yani bunlar, zaten dünyanın şiarı. Dünya, cennet değil ki! Dünya, müminin cehennemi zindanı.

Öyleyse, burada, dört başı mamur bir hayat, asla hiçbir insan için söz konusu değildir. Mutlaka, iyi günün olur, kötü günün olur. Yani, boydan boya mutlu insan yok. Mutlu zamanlar var, o zamanın içinde. Günler var, zamanlar var, Allah’a şükredeceksin, devam edeceksin.

Bir gün Hz. Ali (k.v.), Hz. Ebu Bekir ile karşılaştı. Dedi ki; “Ya Ebu Bekir, sana gıpta ediyorum, sen bu kadar yüce makamlara nasıl ulaştın.”

Ebu Bekir Sıddık dedi ki; “Ya Ali, benim ulaştığım ne var ki, sende dört haslet var ki, bu dünyada kimseye nasip olmadı” dedi.

“Ya Ebu Bekir” dedi Hz. Ali Efendimiz.

Resullulah buyuruyor ki; “Terazinin bir kefesine, Ebu Bekir’in imanını koysalar, diğer kefesine bütün insanların imanını koysalar, Ebu Bekir’in imanı ağır gelir.”

“Ya Ali, sende dört hal var ki” diyor, “Onlar, her şeyden daha değerli.”

“Ne var bende?” diye soruyor Hz. Ali.

“Onu bana değil, Resullulah’a sor!” diyor.

Hz. Ali Efendimiz; “Yav, ne var ki, bende dört hal!”

Çünkü; kendisinde bir şey göremiyor, amel Allah katına yükselir, kul unutur onu. Bütün Allah dostları, kendilerinde bir hayır görmez. Hz. Ali Efendimiz Resulullah Efendimize gitti.

“Ya Resullulah, Ebu Bekir bana, ‘Sende dört hal var ki, bu Hz. Adem’den bu yana, hiçbir insana nasip olmadı, bunlar nedir? diye sordu.’ ”

“Ya Ali” dedi Efendimiz, “Sendeki, bu dört hal, bana bile nasip olmadı” dedi. Hz. Ali daha da şaşırdı!

“Ya Ali” dedi, “Benim dahi, seninki gibi bir kayınpederim yok, ikincisi Hz. Hatice gibi, bir kaynana kimseye nasip olmadı, üçüncü Hz. Fatıma gibi bir zevce, kimseye nasip olmadı, Hasan ve Hüseyin gibi, iki tane cennet reyhanı hiç kimseye nasip olmadı” dedi.  

Şimdi bunların Peygamberimiz ile o günün ashabı, Efendimizle yakın ilişki içindeydi. Mesela, biri bize bir şey dese merdivenden inerken, kulak ardı eder, hemen unuturuz, ama onlar öyle değil. Onlar, bir beden gibi yaşadılar, bir duvar gibi yaşadılar.

Her dönemin dervişleri, o Peygamberlerin döneminde yaşayan ashabı gibidir, yani; onların mesafesindedir. Çünkü Resulullah Efendimiz; “Onlar, benim ehlim gibidir” diyor. O zaman, bize düşen nedir? Bize, yaraşır şekilde yaşamaktır. Yalandan uzak, küfürden uzak, gıybetten uzak. Şimdi, şurada, bir berduş içip içip nara atsa, kimse ayıplamaz ama buranın kaymakamı aynı şeyi yaparsa, herkes ayıplar. İşte, bu bir örnektir, bir misaldir.  Müslüman’ların içindeki, dervişlerde böyledir. O, yaparsa ayıp olur. Çünkü; bir cahilin işlediği günahla, aynı günahı işleyen alimin cezası aynı değil. Çok farklı şeyler içeriyor. İşte, o seçilmiş ümmete yaraşır şekilde, yaşayacağız.

Süleyman Çelebi ne diyor; “Bir kez ‘Allah’ dese şevk ile lisan dökülür cümle günah misli hazan”. Yani; hurufuna sıdk-ı sadakatla, kişinin Lafza-ı Celali “Allah, Allah, Allah!” diye kalpten gelerek haykırması, “Dökülür, cümle misli hazan!”  Yani, son baharda rüzğarın, yaprakları alıp götürmesi gibi, günahları öyle dökülür, diyor. Daha önemliside, bakın biz yıllardır, cami kürsülerinden müftülerden, zahiri alimlerden ne dinleriz?

Bir insan öldüğünde, amel defteri kapanır. Öyle mi? Birkaç kişinin kapanmaz, kimdir bunlar; birincisi vakıf, yani; bir şey vakf edip, hayrına bırakanlar. O hayır devam ettikçe, onun amel defterine yazılır.

İkinciside, hayırlı evlat bırakan, yani, din fakihi.

Salat-u selam Efendimiz hadisinde diyor ki; “Allah, birini sevdi mi, dinde bilinçli kılar. Allah, bir kulu sevdi mi, onu dinde fakih yapar.” 

Bakın kardeşlerim, ben de şunu diyorum, bu dünyaya; gerek kafir olarak gel, gerek münafık olarak gel, gerek alim olarak gel, gerek fahişe olarak gel, ne olarak gelirsen gel, hiçbir kimsenin amel defteri Mahkeme-i Kübra’ya kadar kapanmaz. Kürsüde öyle anlatan o kadar biliyor, öyle anlatıyor. Peki neden kapanmaz?

Allah, insanı yarattığı zaman, hafaza meleği verir iki tane; kafir olsun, mümin olsun, bu iki meleği verir. Bu meleklerin görevi, ecelin gelinceye kadar, seni birçok etkenden korumaktır.

Bir mümin öldü, hafaza melekleri kimi muhafaza edecek? Muhafaza edecek kimse kalmadı. Bu melekler yükselir Arş-ı Ala’ya kadar çıkar,

“Ya Rabbi, bizi görevlendirdiğin mümin öldü, koruyacak kimse kalmadı, biz burada kalalım seni zikredelim” derler.

Allahuteâlâ’da buyurur ki; “Ben’i burada zikreden çok kullarım var”

“O zaman, dünyaya inelim, orda seni zikredelim” derler,

“Orada da, Ben’i zikreden kullarım çok!” der Rabbimiz.

“O zaman, ne yapalım, ya Rabbi?” derler.

“Bir ömür koruduğunuz müminin mezarının üzerine otağı kurun, Kıyamet’e kadar zikredin”, bu sevap onun amel defterine yazılır. Bu melekler, mezarın üzerine otağı kurar, Kıyamete kadar zikreder, bu sevaplar sana yazılır.

Peki, kafir ölürse ne olur, yine otağı kurarlar mezarın üzerine, Kıyamete kadar o kafiri azarlar ve günah olarak ona yazılır. “Size, yazıklar olsun! Allah size “namaz kıl” dedi, kılmadınız. “Oruç tut!” dedi tutmadınız, “İçki içme!” dedi, içtiniz, bu hafaza melekleri, kafirin mezarında bunu yapar Allah’ın emriyle. Şimdi, çıkarlar, adam öldü defteri kapandı, öyle yağma yok. Gayemiz nedir, mezarımızda daha fazla meleklerini zikrettirmek. Demin ne dedik, insan nasıl yaşarsa, öyle ölür, nasıl ölürse, öyle dirilir, nasıl dirilirse, öyle haşr olunur. Kimi, “samanın tenekesi yirmi beş kuruş” diye kalkıyor, kimi de ömrünü Kur’ân’la geçirdi, orda da Kur’ân okuyor.

Bizim gayemiz, dünya hayatı çok kısa, kaç yaşında olursan ol, kısacık bir rüya, mutlaka gideceğiz, başımız-gözümüz üzerine ne zaman gelirse, her mümin, her derviş, her zaman hazırdır, zaten; bunda korkacak, telaş edecek, üzülecek bir şey yoktur. Ne güzel bir yolculuk vuslat, sevgiliye kavuşmak. “İşte, ben ona er” derim ki, kabrinde hafaza melekleri zikrettirsin. O zaman, o kabir, cennet bahçesi olur. O kabirde o mahkum olmaz, çıkar Resullulah’ı da ziyaret eder, dilediğinde namaz kılar, dilediği zaman gelir, saray gibidir, açılır, kırkar arşın o mezar.

Şuan yanımızda, o hafaza melekleri bu sohbeti dinliyorlar. İşte, onları kabrimizde zikrettirelim. Bir kabirde, Allah zikrediliyorsa, o mezarda, kim neyi rahatsız edebilir? Hangi mevhum gelir de, rahatsız edebilir? Mümkün değil. Yani, adam gibi yaşarsak, adam gibi ölür ve adam gibi amel defterimiz kapanmaz. Ne hayır, işleyenin amel defteri kapanır, ne şer, işleyenin.

Bir insan var ki; hakikat, marifet nerdedir, tarikatın içindedir, bir insan tarikata girmeden, Allah’ı zikretmeden, hakikattan, marifetten dem vuruyorsa, bu da nedir, palavracıdır. Bir cevizin kabuğunu görüp de, “ceviz budur” diye yemin edemezsin. Çünkü; içindeki farklı, içindeki yağ farklı, lezzeti farklı, zarı farklı bunların hepsine vakıf olmak lazım. Bugün, zahiri alîm öyledir, o kadar bilir, öyle anlatır.

Amel defteri kapanmaz! O kadar basit değil bu işler. Benim, her zaman dediğim şudur; baktığını görmek farkına varmak, bunun için de aklın uyanması lazım. Akıl uyanmadığında bunları görmek zor olur.

#amel #nasılyasarsan #haşr #kabir #cennet #cehennem #hafazamelekleri #ölümvuslattır #ölüm#ameldefteri #dinisohbet #SeyyidAliEfendi