HZ. İBRAHİM’İN ATEŞE ATILMASI – MÜMİN İÇİN EN BÜYÜK ÖDÜL NEDİR? – CENNET’İN BİLETİ DE, KİLİDİ DE, KAPISI DA NEDİR? – DÜNYA HAYATINDA DERİN UYKUDAYIZ UYANALIM ARTIK – ÖMRÜ UZATAN AMELLERDEN BİRİ – ŞEYTANIN TUZAKLARI

0
196

Gerçeğin tadını alan erin, bozulması mümkün değildir yeryüzünde.

O, çünkü; yeryüzündeki; Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhıdır.

Hz. İbrahim (a.s.)’e, Nemrut büyük bir ateş yakıyor. Mancınığa koyduğu vakit ateş; “gül oldu”, “çiçek oldu” denilir. Bu kadar mı, bu kadar basit miydi? Mancınığa koyduğu vakit, bir melek geldi, İbrahim (a.s.)’a dedi ki:

“Salât-u selam olsun sana, Allahuteâlâ bütün suları benim emrime verdi, emret saniyede bu ateşi söndüreyim.”

“İstemem!” dedi.

Bizi ateşin karşısına bağlayacaklarda, biz “İstemem” diyeceğiz. Birde, melek gelecek ayağına, tevekküle bak “İstemem!” dedi, o gitti. Arkadan ikinci bir melek geldi dedi ki:

“Ya İbrahim, Allahuteâlâ rüzgârları benim emrime verdi, emret hepsini uçurup yok edeyim.”

Ona da; “İstemem!” dedi.

O gitti, arkadan bir melek daha geldi dedi ki:

 “Ya İbrahim, Allahuteâlâ, toprağı benim emrime verdi, emret yarıvereyim, hepsini alayım.” dedi.

Ona da; “İstemem!” dedi.

Son olarak, Cebrail (a.s.) geldi dedi ki:

“Ya İbrahim, bir isteğin yok mu?”

“Var” dedi. “Ama, senden değil.”

Cebrail, gelecek ayağımıza da, “Senden değil” diyeceğiz.

“İsteğin yok mu?” dedi,

“Var, ama, senden değil, seni-beni Yaratan’dan.” dedi.

“Hasbunallahu ve ni’mel vekil, Allah bana yeter, O ne güzel vekildir.” dedi.

Cenab-ı Hakk ateşe; “Serin ol, ya ateş, o Ben’im dostum!” dedi. Yakan ateş değil, yakan emirdir. Biz, verilen emri görmüyoruz. Adamı işte, “ip astı, ağaç astı, sehpa astı” diyoruz, ama, sehpa asmaz, emirdir asan. Allah’ta, ateşe emir verdi; “Serinle, ya ateş!” dedi. Gül, çiçek oldu. Yani; Allah’ı vekil eden kalbe, O, ne güzel vekildir. Allah; kâfidir, her mümine kâfidir. O’na, samimiyetle bu hale gelen insan, asla ve asla yeryüzünde sapıtması mümkün olmaz. O’nu, hikmetini anlamak lazım. Hikmet gözlüğü ile bakmadıkça insan cahildir. Mutlaka hikmete ulaşacaksın. Şimdi, peygamberlerin birçoğuna- Peygamberimiz hariç- velilere verilenler verilmedi. Velayet ilmi verilmedi, verilseydi Musa, Hızır’ın emrine giripte, Hızır tarafından kovulmazdı.

“Senin için bin tane olay hazırlamıştım, sen üçüne dayanamadın Ya Musa” dedi. Ulül Aziz Peygamber. Onlar şeriat ilmini bilir. Yani içinde bulunduğumuz hal, Musa’yı kendinden uzaklaştıran Hızır’ın yoludur. O öyle bir yol onun kıymetinin, ehemmiyetinin farkına varacağız.

Allah “Dostum!” diyor onlara. Ya, Allah’a dost olmak ne demek! Peygamberler dua ederken, “Ya Rabbi, bizi Salihlerle et, Salihlerden et.” der. Salihler kimler? İşte bu cemaatler, bu cemaatla sınırlı değil, ne kadar cemaat varsa yeryüzünde… Allah razı olsun. Eskiden tarikatlarda, daha güzel terbiye yolları vardı. Bugün, onu uygulayamıyoruz. Adam, yatarken yastığı öpüyordu, kafasını koymadan önce, kapıyı açarken, kapının kolunu öpüyordu. Neden? Her şeye Allah için bir sevgi ifade ediyordu. Allah için sevgi Allah içindir.

Allahuteâla Mahkeme-i Kübra’da; “Ben’im için birbirini sevenler ayrılsın.” der. Onlara hesap kitap yoktur. Birde, Allah’ın en hoşnut olduğu insanlar, bir Müslüman’a bir diken batsa, onun acısını hissedenlerdir. Müslüman’ın derdini, kendine dert edinen, Allah’ın en hoşnut olduğu insandır. Bunları ancak bu dünyada kazanırsın, yani öbür dünyaya doğduğumuz zaman değil.

Şimdi ölüm diyorlar, ölüm diye bir şey yok ki! Yeniden bir doğuş var, zahmet aleminden ayrılıyorsun, rahmet aleminde doğuyorsun. Rebiülevvel ayının, 12’sinde Peygamberimiz doğdu, öbür tarafta kutlama yaptılar, doğum günü yaptılar, farkında mıyız? Değil. Hicret’e bakın, Rebiülevvel ayının yine on ikisi. Bir hikmeti yok mu? Yani tesadüf mü? Ama, işte bunları görecek göz yok. Baktığımız şeyi görmemiz lazım.

“Peygamberimiz öldü” diyoruz. Öteye doğdu. Ötede doğum günü yaptılar. Hem de ne doğum günü… Yerler, gökler inledi, yedi kat semavat inledi. Muhammed (s.a.v.) doğdu, alemlere rahmet olarak doğdu, ne ölüsü! (Kendi ölümü için) Mevlana; “Benim, gerdek gecem.” diyor. Bir şey bilmiyor mu da söylüyor?

Peygamber salât-u selam Efendimiz; “Bir mümin, için dünyadaki en büyük ödül, bu dünyadan göç etmektir.” diyor. “En büyük ödül” diyor çünkü; o herkesin korktuğu ölüm. Has bir mümin için o, ölüm anı geldiği zaman, Allahuteâlâ’nın rızası gösterilir, Allah, lütufları gösterilir. O, can atmaya başlar ölmek için. Zor bir olay değil onun için.

Peygamber Efendimiz ölüm için şöyle diyor; “Hamurdan bir kıl çekmek gibi veya bir tereyağından kıl çekmek gibi.” O kadar, ama işte Allah’ın sevgisinden, O’na olan aşkımızdan bir nebze kaybetmeden, o ölüm dediğimiz, o muhteşem şeye ulaşmak, ona o şekilde ulaşmak… Onun için, tuzaklar, tehlikeler var. En büyüğü; ana, babadır.

Bakın birçok hadiste; “Cennet, annelerin ayağı altındadır.” der Efendimiz. Kafir olursa, hiç mesele değil, yine ona saygı, hürmet göstermek zorundasın, ama dinlemek zorunda değilsin. Bir Peygamberin ümmetine olan duası ve bedduası ne ise, mümin olan anne babanın evladına olan duası da çok önemlidir. Peygamber Salat-u Selam Efendimiz, dünyayı şereflendirildiğinde, o dönemde ashaptan birkaç kişi geldi; “Ya Resullulah, ashaptan şu zat ölüyor, dili tutuldu, imansız gidiyor kelime-i tevhit getiremiyor” dediler. Peygamberimiz hemen anında kalktı gitti.

“Bunun validesini çağırın” dedi. Çağırdılar. Dedi ki;

“Ya valide, buna hakkını helal et”,

“Etmem” dedi.

Bir daha tekrarladı. “Etmem” dedi. Bir daha tekrarladı. “Etmem!” dedi.

Ashaba; “Bahçede büyük bir ateş yakın.” dedi. Ateşi yaktılar, derhal tuttular ölecek olanın elinden ayağından, “Atın ateşe!”

Annesi; “Ne yapıyorsunuz?”,

“Ateşe atacağız.”

“Olur mu?” dedi.

“Onun gideceği yere göre, bu serinlik, gölgelik. O nereye gidiyor, biliyor musun?” dedi Peygamberimiz. O zaman, annesi insafa geldi. “Helal ettim” derken dili çözüldü: “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” dedi. Annesi hakkını helal etmese gidiyor imansız… Bu kadar önemli!

Şimdi, bu dünyada birçoğumuz evlatlık edemiyoruz, gerek iktisadi şartlardan gerek şu dünyanın hallerinden. Ama öyle değil, mutlaka müminse anne ve baba. Allahuteâla; “Onlar, yanınızda yaşlanırsa, onlara öf bile demeyin.” diyor. Kur’ân’da ayet ve emirdir. Bunların farkında olmuyoruz, farkında olacağız. Yani; “Sen sus ya, sen ne bilirsin.” Kesinlikle öyle bir şey yok Allah’ın yasasında. “Bu dünyayı yaşarım canımın istediği gibi, ötesinde ne olur olsun” dersen istediğini yap. Bütün peygamberlerin bir müşterekte, birlikte birleştiği bir söz vardır: “Utanmıyorsan, ne istiyorsan yap!” derler. Hepsi aynı sözü söyler, onun için bunlar, bu dünyada kazanılır. Anne, baba mümin olmak kaydıyla diyorum bak.

İbrahim Aleyhisselam’ın babası Azer’di. Biliyorsunuz kafirdi, put yapıcısıydı. Allah; “O, senin hiçbir şeyin değil, hiçbir şeyin değil.” dedi azarladı. Ama eğer mümin olursa öyle olmaz, akan su duruyor, cennetin bileti de, kilidi de, kapısı da onlar. İstediğin kadar amelin olsun, Allahuteâlâ kesin emretti, Peygamberimizin bir sürü hadiste beyanı var, istediğin kadar amelin olsun; “Mümin anne, babaya tevazu kanatlarını indirin, öf bile demeyin” diyor.

Annesi biraz yaşlanmış; “Oğlum, bir su getir bana.” Çocuk gidip su doldurup gelene kadar annesi uyuyor. Çocukta, Veysel Karani gibi elinde bir su bardağı ile annem uyanır içiririm, annem uyanır içiririm… Sabaha kadar bekliyor. Allahuteâlâ, hiçbir ameli olmamasına rağmen sırf bu amelinden dolayı onu cennetine alıyor.

Anne, babaya ikram böyledir. “Sen sus, sen nesin, sen kimsin…” falan filan bunlar, Kabe yıkmak gibidir. Bunlar, bu dünyada kazanılan ameller.

İkincisi, bir suç işlerken sağa-sola bakarız. “Ahmet, Mehmet görüyor mu?” diye, bu şirktir. Yaradan diyor ki; “Ben, sana şah damarından yakınım.” Allah, sana şah damarından yakınken, O’ndan haya etmiyor, O’ndan utanmıyor, O’ndan korkmuyor! “Ahmet, Mehmet görürde, ayıplar mı” diye bakıyor, bak akıllarımız ne kadar derin uykuda. Evvela; Allah’tan utanacağız, evvela ölçü; Allah rızası. Biz, falan görür mü, fişman görür mü hesabını yapıyoruz. Bu, şirke yakın bir günahtır.

Evvela, Allah’tan utanacağız, Allah’tan korkacağız, Allah’ın rızası için… Allah’ın olmadığı bir yer var mı? Allah’tan gizleyebileceğin bir şey var mı? Allah’ın mülkünün dışında bir mülk var mı? Bunların hepsine hayır! Öyle ise niye Ahmet’e, Mehmet’e bakıyorsun ki? Ahmet, Mehmet Allah’tan önce mi geliyor? Bunların farkına varın.

Efendimiz diyor ki; “Benim ümmetim puta tapmaz ama onlar için gizli şirkten korkarım”. İşte bunlar gizli şirk, işte hayatımızda bunlar gibi niceleri var ama farkında değiliz. “Baktığımızı görelim” dediğimiz, her zaman bu. Peygamberimize getirdiğimiz, salat ve selam şuradaki defterde. Melekler kaydediyor, onun ötede doğum gününü kutladığını farkında değiliz.

Rebiülevvel ayının 12’sinde üç tane olayın geldiğinin farkında değiliz. Doğum gününün kutlandığının farkında değiliz çünkü; bu dünya ahiretin tarlasıdır, bu dünya ötesi için sermaye yeridir, biriktirme yeridir, tasarruf yeridir, kazanç yeridir. Şimdi, Allah’ın izniyle kıldık mı namazı, çektik mi tespihi tamam… O da çok güzel, oda yeterli olabilir ama hani dünyada nasıl daha çok istiyoruz malımız olsun, mülkümüz olsun, şunumuz olsun, bunumuz olsun istiyor nefis…

Ötede cennette de, makamlar var, cennette de beş yüz eş verilen var, on bin eş verilen var! Cennetin en fakirine bu dünyanın kırk katı kadar yer veriliyor, beş yüzde eş veriliyor. Ama on bin eş verilende var. Acaba on bin eş verilene, mülk olarak ne kadar verilir? Orada da zengin var, fakir var. En fakiri de, dünya fakiri gibi değil, cennette zaten, öyle bir şey söz konusu değil. Biz şimdi cennette çok yer isteyelim.

Benim, ömrümde hiçbir ibadetimde ne cennet, ne cehennem aklıma geliyor, benim işim değil ki, bana ne! Yaradan razı olduktan sonra cehennemde cennet olur adama.

Gayemiz Allah rızası, yani; bir alışveriş, ticaret değil, onu düşünmeyeceğiz ama dünya ahiretin tarlasıdır. Allah’ın rızası, Allah’ın hoşnutluğu bu dünyada kazanılır.

Kesin koyduğu kurallara, emirlerinin bir tanesine başkaldırdığın zaman, bütün amel heba olur. Nasıl, bir ayeti inkar ettiğin zaman, direk kâfir oluyorsan, Allah’ın emirlerine başkaldırdığın zamanda, aynı şeydir. Ha ayeti inkar etmişsin, ha Allah’ın emrettiği bir şeye karşı gelmişsin, ikisinin arasında bir fark yok ki, ama işte bizim aklımız beynimiz uykuda.

“Çok önemli değil Kur’ân’ı da inkar etmedim, hadisi de inkar etmedim, namazımı kılıyorum” diyor. Ama hadis-i şerifte bir söz diyor; “Ağzınızdan çıkan bir söz, yaydan çıkan ok gibi sizi cehennemin dibine götürür.” Hadis-i şerifteki bir söze, tek bir söz. “Yok ya, olur mu ya!” dediğin an Allah’ın emrine karşı, gitti her şey. Onun için, mümin uyanık insandır, mümin; akıllı insandır, mümin; asla aptal değildir! Mümin, her atacağı adımı muhasebesini yapan insandır. Onun için mümin asla katı dilli olmaz, hırs asla olmaz, hırs şeytandan ve nefistendir. Ona, daima hudut çizer.

Hırslar çok türlü türlüdür; kimi insanın paraya hırsı vardır, kimi insanın kadına hırsı vardır, kimi insanın bağa, bahçeye vardır… Yani insanın zaafları… İşte bu zaaflar, benlik kadar büyük tehlikedir. Zaaflar, dünyadaki şeytanın önemli tuzaklarındandır. Kırk, elli tane tuzaklarından ilk başta gelenler sıla-ı rahimden uzak kalmak, ilk başta gelenlerden ki, Allah’ın rahmetini istiyorsan, asla sıla-ı rahimden uzak kalmayacaksın. Sıla-i rahimden uzaklaştığın an, Allah’ın rahmeti üzerinden eksilir. En az yirmi dört saatte bir sefer anan, baban için, ister sağ, ister, ölü olsun bir kere elini açıp onun için dua etmiyorsan, senden iman azalır. Allah’ın nimeti, lütfu üzerinden eksilir.

Biz bunları uyguluyor muyuz kardeşim? Ondan sonra gelen, tuzaklar hırs ve benlik. Benlik ve hırs, ikiz kardeş gibidir. “Benim malım, benim sigaram, benim telefonum, benim param, benim şuyum benim buyum…” Bırak şunu, senin değil. Sen sadece emanetçisin.

Allah, seni misafir ediyor burada, üç dakika senin tasarrufuna, üç kuruş para veriyor, kazandırıyor, ölürken niye cebinde götürmüyorsun. Bir çorap götür de göreyim o zaman. Nasıl senin o zaman?  Allah diyor ki:

“Ben rızkınıza kefilim, rızık için tasa etmeyin, seni olgunlaştırmak için kısarım da, seni terbiye etmek için seni zillete kadarda indiririm. Bunda da bir hikmet var. İsyan etme” diyor. Ben, senin manevi hastalığını tedavi ediyorum, sana iyilik ediyorum, niye şikâyet ediyorsun ki…

“Benim, benim, benim, ev benim, bark benim, tarla benim, ağaç benim, her şey benim bu nasıl nefis ya…” Senin de, Vehbi Koç ne götürdü bir kefenden başka ki? O, kefeni de soydular götürdüler üzerinden, o da onun olmadı, e nasıl senin ya?

Senin olan ne biliyor musun hacı abi? Verdiğin. Hemen oraya yazılıyor, “Allah için verildi” diyor. Senin olan vallahi de, billahi de o cebindeki değil, bankadaki değil, o senin değil, onun hesabı var. Miskal zerre kadar, onun hesabı sorulacak ama bir fakire mi, bir yetime mi, bir yoksula mı, bir yolcuya mı, bir dula mı verdin?  İşte, senin verdiğin o…

     Bir hastaya vardın ise,

     Bir içim su verdin ise,

     Yarın anda karşı gele,

     Hak şarabı içmiş gibi, (Yunus)

Senin olan o ama biz bunun farkında değiliz. “Verdik, gitti” diyor tüh! Cepten gitti ya… Tam yüzde yüz ters, çevirip tersten okuyoruz kitabı. Tamamen yanlış, şaşı olmuşuz. Onun için, Allah razı olsun, hırs ve tamah birlikte benlik. Benlikten çıkmak lazım, benlikten çıkmak zor, en azından benliği sorgulamamız lazım, sorgulamaya başlarsak benliği, hırs, tamah, şehvet gibi birçok hal yavaş yavaş ibre düşer. Zaaflara kapıldığın an nefsin seni şeytana sattı. Zaten birkaç kez gizli şirk işletti, ondan sonra uğraş dur.

#Hz.İbrahim #benlik #ego #annehakkı #anahakkı #anababa  #anababahakkı #nefs #nefis #şirk #zaaf #ateşeatılma #uzunömür #ömrüuzatanamel #ömrüuzatan #omuruzar #dinisohbet #SeyidAliEfendi #cennet #cehennem #kıyamet #farz #ibadet #YunusEmre #zaaflar #mahkemeikubra #mahkem-ikubra #mahkeme-ikübra

CEVAP VER

Yorumunuzu yazınız
İsminizi yazınız